Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

29 Ekim 2014 Çarşamba

pişkin, garipoğlu, üzmez ve kobani üzerine...



Mehmet  Pişkin intiharı için özelden ne düşündüğümü soran çok insan çıktı. Duvara yazamadım, çünkü bir arkadaşımın çok yakınıydı. Söyleyeceğim şeylerin onu incitmesini istemedim. Dün gece yazıştığımız için rahatladım ve yazıyorum. Cem Garipoğlu meselesi de ilginçti. İlaçları bıraktığım ve sinirim hoplamasın için onu da pas geçtim. Hüseyin Üzmez’in ölümünü de pas geçtim aynı sebepten. Bir de Kobani meselesi var gık çıkarmadığım. Yazıyim de kafamda tepişmekten vazgeçsinler dedim.
Mehmet’in intiharı kendisinin de öngördüğü üzere çok yankı buldu. Memlekette şair, siyasetçi, futbol hakemi kadar psikiyatrist olduğunu da gözler önüne serdi bu olay. Çünkü  intihar, teşebbüste kalacağından emin olsak  hemen hemen her insanın  en az bir kez denemek isteyeceği bir şeydir. Ölümünden sonrayı merak eder çünkü insan. Bu tamamen egonun işidir ve tam da hayata dairdir. Gerçekleşen bir çok intihar eylemi teşebbüstür ve sadece şans denen puşt yaver gitmemiştir. Bu noktada intiharı ikiye bölmekte fayda vardır: Gerçek bir cansıkıntısıyla hayatına son vermek, başkalarının canını sıkmak adına hayatına son vermek... Birinci seçenek kesinlikle sağlam bir argümana oturur.  Can sıkıntısına katlanamayan varlığın genel tahammülsüzlüğü tam da insanlarla olan ilişkilerinden kaynaklı bir yorgunluk ve vazgeçiştir. Bu sebeple geride kalanları düşünecek bir duygusallığa yer yoktur bu eylemde.  Dolayısı ile haklıdır ve çürütülemez. İkinci seçenek hayalkırıklığı kaynaklıdır. İçinde hala bir umut barındırır. Bu açıdan sağlam bir argüman yerine çelişkinin kaidesinde yükselir. Bu eylemin amacı geride kalanları cezalandırmaktır. Hayattan vazgeçerken tam da, hayatın, hayatından vazgeçebilecek kadar önemli olduğunu vurgular. Kendisine şiddetle üzülüyordur bu kişi. Kendisine bu denli üzülen biri hayatla ilgili beklentilerini yüksek tutuyordur ve bu tam da hayata prangalı olmak demektir. Demek ki, ortak  bir eylemin birbirine tamamen zıt iki dayanak noktası bulunmaktadır. Biri sıradanlığa tahammül edemeyen önemlilik, diğeri  önemli olmaya tahammül edemeyen bir sırandanlık.
Arkadaşım aradıktan sonra veda notunu defalarca izledim. Başa sara sara, durdura durdura. Çıkardığım sonuçlar şunlardır:
1-      Kocaman ve sevgi dolu bir veda notunun içinde anneden hiç söz edilmiyor. Yani eylem gerçekleşirse bir daha ayağa kalkamayacak olan anne. İlk açığı burda veriyor  Mehmet. Hamile olan arkadaşını düşünecek kadar duyarlı birinin annesini atlaması, kanımca tam da olayın menbaa aslında. Anneyi, sırf kendisini dünyaya getirdiği için bile suçlayabilir insan.
2-      Zeki biri. Kurgusunu iyi çalışmış. Bu mesajın çok çabuk yayılacağını hesaplamış. Ve insanların çoğunun eylemdeki kararlığından çok meselenin şovuna takılacağını öngörmüş. Bu kadar rahat veda edilir mi cümlesinin,  eylemi olduğundan daha da şiddetlendireceğinin gayet farkında. Mesele şu ki, mesajdaki rahatlığı okuyor insanlar. Oysa mesajdan önce okunması gereken şey kararlılık. Sonunu bildiğiniz bir hikayeyi, bilmeyenlere göre kolaylıkla manipüle edeceğiniz açıktır. O sebeple intihar notunu, Mehmet hayattayken diye okuruz. Oysa o  intiharından sonrayı hesap ederek anlatmaktadır.
3-      Gerçekleştireceği eylemi sayısız gerekçeye dayandırmak yerine habersiz çekip gitmek varken, bunu neden yapmamıştır. Çünkü Mehmet’in intiharı yukarda yazdığım ikinci seçeneğin eylemidir. Yani hayata dairliğin. Bu, yas süreci bittikten sonra hayatın bir şekilde devam edecek olmasına  başkaldırıdır. Ki, insanlar suçluluk duygusunu  zamanla nefes alacakları bir forma sokmayı beceredemesinler. O istemiş ki, her daim hatırlansın ve geride kalanların burnundan gelsin hayat. Yani Mehmet, ciddi bir acı çekmekten söz ediyoruz, Karagöz oynatmıyoruz burda diyor. Dolayısı ile ben mesajındaki dinginliği kabullenmişlik, vazgeçiş yerine büyük bir öfke ve çığlık olarak okudum.
4-       Mehmet, azlığına tahammül edemediği varlığından çoğalmak adına vazgeçmiş. Keşke teşebbüs olarak kalaymış.
5-      Vidyonun paylaşılmasının sakıncaları üzerine bıdıbıdı yapan bir çoğunluk var bir de. Bunları da en sevdikleri film olan Fight Club’taki Tyler Durden’ın ağzındaki sigarayı özendirici buldukları için sansürleyen zihniyet olarak yorumluyorum.

Cem Garipoğlu meselesiyle ilgili tek şeye takıldım.Bu çocuk bir gariban olsaydı bu toplu öfkeden aynı şekilde nasiplenecek miydi? Hadi bir cinayet işlendi. Sevdiği kızın kafasını testere ile kesti bu çocuk yahu. Bu insanın akli dengesinin sorgulanması yerine başına gelen herşeye alkış tutmak normal mi? Kafa kesmek diyorum bakın. Yani 2 saat önce dudaklarını öptüğünüz insanın başını vücundundan ayırmaktan söz ediyoruz. Toplumun, zenginler yırtar, garibanlar çiğnenir ezberinin bir sonucu gibi geliyor bana Garipoğlu’na yönlendirilmiş öfke. Ne yani zenginler sosyopat, psikopat, seri katil yetiştirememiz mi? Gerçi ben seri katillerin de idamla cezalandırılmalarını son derece ikiyüzlü buluyorum. Kim seri katil olarak doğup, büyüyüp, yaşamak ister ki. Ama pek tabii, gözünü sevdiğim toplum ve onun duyarlı bireyleri ne kadar hasta olduklarını, ne kadar plastik gerekçelerle insanları yargıladıklarını, linç ettiklerini kabul etmeyecektir. Topluma dair her şey insanlar tarafından yaratılır, insanlar tarafından yargılanır ve yine aynı insanlar tarafından inkar edilir. Olsundur. Ben diyeceğimi demişimdir, ohtur.

Hüseyin Üzmez meselesine gelince, adam öldüğü için insanlarla aynı şeye sevindiğimizi düşünmüyorum. Adamın öldüğüne sevindim çünkü bir daha kimseyi incetemeyecek. Öldüğüne üzüldüm çünkü yırttı lan adam, daha n’oolsun.  İnsanların yaşama verdikleri değerle yüzleşiyoruz böyle bir şey olduğunda. Yani yaşamıyor olmayı bir ceza olarak görüyorlar. Ve fakat, yaşıyorken de yaşamamak ve yaşatmamak adına ellerinden geleni yapıyorlar. Pes!

Kobani konusunu sona bıraktım. Söyleyecek nerdeyse hiç bir şeyim olmadığından. Bu meseleyle ilgili söyleyeceğim her sözcük, kuracağım her cümle olayı küçümseyeceğinden.  Yine de tek bir cümle kurup ormanın derinliklerine dalayım istiyorum. Meselenin bendeki efekti aynen şudur:
Hani geçen yıl Çin’de plastik anahtarlıkların içinde canlı hayvan satılıyordu. Ve biz o hayvanlardan biri olmadığımız için imza topluyorduk, hah.

Nerde benim kidim?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder