Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

8 Kasım 2014 Cumartesi

CODE INCONNU/ M. HANEKE







Derrida’nın felsefesinde birbiriyle yakın bağı olan üç kavramdan söz edeceğiz: Sözmerkezlilik (logocentrisme), ses merkezlilik (phonocentrisme) ve Türkçeye çevrilemeyen Dıfferance . Derrida’ya göre sözmerkezlilik dil ile gerçeklik arasındaki bağıntıyı yanlış kuran bir düşün sisteminden kaynaklanır. Yani bir göstergenin, dilin dışında ve dilden önce var olan bir nesnenin ya da kavramın göstergesi olduğu inancından.
( Alıntı/ Yapısalcılık Ötesi/Berna Moran)

   Derrida ile ilgili ne zaman bir şey yazsam, Lacan ile ilgili Zizek’ten alıntı yaptığım gibi, Moran’ın makalesini yapıştırıveriyorum. Kavramın, argüman ya da teorinin Derrida’nın zihninden, ya da Lacan’ın düşüncesinden arta kalanına- ağzından çıkmışlığına dahi dahil olamayan standart insan için, daha anlaşılabilir bir dil oluşturabildiklerinden ve şifreleri nesnel bir bakış açısıyla çözdüklerinden  emin olduğumdan... Ben onlardan biraz  daha da alçalacağım: Bir rengin tanımlanmış olan “o renk” olduğunu nasıl anlayabiliriz? Ya da  bunun tanımlanan o renk olmadığına dair  şüphe duymaya nasıl başlarız? Eğer böyle bir endişe yaşamıyor, birey olarak şüphe duymuyor isek anamızın kırmızı dediği  ile yaşamakla yükümlüyüzdür, gayet açık. Anamızın kırmızısına inanıyorsak tanrıya da inanıyoruzdur ve dna’larımızın bir farkı olmasına da gerek yoktur. Ve eğer tüm bunlar öyle olsa idi bilim, sanat ve felsefeye neden ihtiyaç duyalımdır.

    Film; insan davranışının daima bir tanım, bir öğreti, bir anlam üzerine kurulduğunu,  ümit etmenin doğmuş olmaya çare arayan  uydurma bir kavram olduğunu, hissetmeye ve bilmek arzusuna kafayı takmış adamın bunu tanımlayamadığı noktada  karmaşık  senaryolar kurma ihtiyacı duyduğunu, tüm meselenin bireydeki edinilenler gereği ( Lacan /Simgesel) her tanım ya da tanımsızlığın izdüşümü olduğunu, aslında insanın yaşamak senaryosunda bir yaşayandan çok bir oyuncu olmak zorundalığını vurgalayan bir manifestodur.
   İnsan, hangi şartta olursa olsun yaşadığı hayata sıkıştırılmış bir müsveddedir. Olduğu değil, olmak istediği şeydir. Bu sebeple deliler, seri katiller ve bebekler dışında  hiç bir insan, gerçeğe asla dokunamaz. Bazılarımız kendi müsveddemiz olmaya ve bunun için acı çekmeye meyilliyizdir. Paris’te de yaşasan, Paris’e gitmek için de yaşasan, umut  dediğin şey hep oltanın ucundaki yemdir.  Oltanın ve yemin varlığı senin varolmak zorundalığın kadar önemlidir. Olta ve yem seni tanımlamak adına önemli olduğu sürece de sen önemli değilsindir. Önemsenmek, önemli olmak ve ikisini de önemsemeden yaşamak, yol ayrımındadır artık. Birinden birini seçmiş isen, artık olta ve yemin senden bağımsız varlığı ve anlamını göremiyorsundur. Bu yüzden artık sen, senin tarafından tanımlanan tanımlar tarafından tanımlanıyor ve sen dediğin şey artık gerçeğe dair bir şey  hissetmiyordur.  Yeteneklerine rağmen, biyolojik ve psikolojik açıdan  geç evrilen insanın,  “gerçeklik” diye tanımladığı rüyanın kıçına takılması, gerçeğe dokunmak yolculuğundan kaçmak adına elzemdir. Yani gerçekte doğduğu an ölen bir şeyin ağıtı için allegro akorlar yazmaktır ümit etmek. Bu sebeple yaşamın ölüme karşı panzehiridir. Ya da tam tersi. Bunun yanında, gerçeğe ölmeden asla ulaşamayacağını anlamış, öldüğünde ise gerçeği anlayacak bir dinamiğin ortada kalmayacağı ile ilgili bir nihayete ulaşmış insan ise, derin bir can sıkıntısı içinde en azından koşmayı bırakmış olandır. Bu insanları deli, sorunlu, uyumsuz, tembel olarak tanımlamayı tercih ederiz. İnsanın mutsuzluğu; egosu şiştikçe  kronikleşmiş, kendine has bir sözlük edinmiş en büyük demagogtur. Tanrıyı yaratanlar  insanın tam da bu zaafından faydalanmışlardır. Hülasa, insanın mutlu olmak ya da huzur bulmak adına taptığı tanrı, gerçekte  insanın insanı röntgenleyerek edindiği gölgenin de gölgesidir. Oysa mutluluk ya doğmuş olmamakta ya da hiç bir şey bilmemekte saklıdır. Hah, diyalektiğe girelim: Bir şey bilmemek ya öğrenemiyor olma handikapından ya da çok şey öğrenmekle edinilir. Bir şuurdan söz ediyor isek, mutluluk için can sıkıntısına katlanmayı becermek ve intihar etmemeyi başarmak gerekir. Zor iştir. Bu noktada atlanmaması gereken şey,  yaşamak için  bir neden bulamazken tam da aynı sebebin seni rastgele bir yaşamaya ikna etmesidir.
    Filmi izleyenlerle birlikte, filmi izlemeyenler ve sadece bu yazıyı okuyup filmi izlemek isteyenlerin ihtimali üzerine yazıyorum: Metro sahnesi filmin altyazısıdır. Ancak film, “görecem ulan” diyenler için,  bu deklare edilmiş sahnenin sanatsal versiyonlarıyla doludur. Bir insanın davranışı, davranışı karşılayışı ve bir insanın davranışıyla empati kuruşu;  bir insanın insanın davranışı karşılayışıyla empati kuruşu birbirine bağlı, ancak  bambaşka  dinamiklerdir. Bunun farklılıklarına rağmen aynılığını ilk  anan ve coğrafyan dikte eder. Ve sen ona ortak iyilik adına kırmızı dersin.  Bilmezsin ki, Romanya’da senin kırmızı diye gördüğün  bordodur, pembedir... Böylece ortaya ya öğrendiğin kırmızıyı inkar etmek ya da öğrendiğin kırmızı için kavga etmek gibi koşullar çıkar. Biri diğerini, diğeri ise seni var eder. Bütün bunların dışında bir kırmızı vardır, hatta tüm yokluğuyla orda dikiliyordur. Bu sıralarda seni doğurmuş olan ve kıçını temizlemekten midenin bulandığı anan, bir Gürcü’nün “500 dolara evlat gibi hissedilir ve davranılır”  çaresizliğinde tımar ediliyordur. Ben burdan, Gürcü’ye mi, anana mı, sana mı üzülmem gerektiğini bilmiyorumdur. Bir Romen, aynı sebepten,  aynı dili konuşmadığınız için bir elmayı göstererek senle kırmızı üzerine iletişim kurmaya  çalışıyordur ve ortada hem aynı şeyleri güdüsel olarak hisseden, hem de tanımları el yordamıyla bulduğu için güvensizlikten hayatta kaldığına ikna edilmiş aynı türün iki maymununun gösterisi  vardır. Bu maymunlardan elmayı gösterene fakir, cahil, kırmızıdan bahsedene adam deniyordur.   Farklı dnalara sahip insanlardan sınırlar, kümeler, topluluklar, toplumlar dolayısı ile kavramlar, sistemler oluşturmak ne de kolaymış, gördün mü?... Bir kedi olamazsın artık. Bir kedi olamayacağın ve kendi bileklerini de kesemeyeceğin için kendine benzer insanlarla bir araya gelir, kendine benzer çocuklar yetiştirirsin. Hepsi ortak iyilik adı altında kaybolup gitmen içindir; farkedemez, farkettirmemek için de kan dökersin. Sonra olduğun değil, olmak istediğin hikayeler, filmler, diziler, kahramanlar, liderler yaratırsın. Maksat kendi gerçeğinden  ve yaşamının hiçliğinden kaçmaktır.
    Filmin diğer sekanslarına dalıp çıkarak toparlayalım: Duyarlı ve gelişmiş olarak tanımlananın, bir oyuncu olarak “seni seviyorum demek bu kadar zor mu” ile tacize uğraması ne de hoştur! Hayatın boyunca bu cümlenin adamı olmayı isteyip, bir türlü diyemeyip, diyip de keşke demeseydimle didişip, aynı denkleme kiran ödendiği sürece isterik bir kahkaha ile rıza göstermeye meyilli bir hastalıklı yaratığın çözümlemesindeydik özetle.  Gülmenin,  ağlamayı geçiştirmenin bir refleksi olduğunu inkar ettiğin bir mutluluğa nasıl  reçete yazılır ki?  Belki de bugüne kadar oynadığın şeye“oyna” denilmesinin sende yarattığı rahatsızlıktır gülmek...
Yalnızca kendine sobelenmektir belki utanç dediğin şey!
Bir çocuğun  terastan düşme ihtimaline gösterilen şiddetli tepki, insana ait duygular arasında (aşk gibi ) en taçlandırılarak onaylanmasına rağmen, alışkanlıkları tehdit ettiği noktada ne de  tiksinti vericidir. Çocuğun terastan düşerse başka bir rolü, düşme ihtimalini hatırlatırsa başka bir rolü çoktan ezberlemişsindir. Endişe duyman bu yüzdendir. Böyle bir durumda annenin kendini adadığı şey olarak tanımladığı ve aslında kendini yücelttiği varlığın kaybı ihtimali üzerine verdiği tepki,  sevginin var etmek mi yoksa varolmak mı üzerine sorgulanması gereken bir kavram olduğunun deklarasyonudur.
    Ölmediğimiz sürece herşeyin bir illüzyondan ibaretliği, o illüzyona kimimizin nihilizm, kimimizin tanrı,  kimimizin aşk  dediği ya da susmayı tercih ettiği  bir yaşamın varlığını kabul etmek demek, acı çekmenin de sonu demektir. Bunun için ölmeyi beklemek  ve ilkinde beceriksizliği tescillenmiş olan adamın ikinci şansı bekliyor olması komedidir. Önemli olmak ve varolmak için hissetmekten vazgeçen, korkularına kahramanlar, ebeveynler, koşullar, kurallar, sevgiler, mücadeleler, bahaneler yaratan insanın dramını yazmak da yine biz insanlara düşmektedir. Komedi  zaten insanın trajedisine denir, denmelidir. Biz yalnızca kendimize, daha çok da  bize benzemeye çalışıp beceremeyen yaratıklara  gülen yaratıklarızdır; humor anlayışımız budur. Kendi yarattığımız bir masalın içinde sızlanmaktır işimiz. Ve yaşamak  dediğimiz şey, gerçekte oynamayı becer edemediğimiz bir rolü, sırf alkışlanmak adına herhangi bir sahnede oynamak için birbirimizin ağzını burnuna kırmaktan gayrı bir şey değildir.

   Metro: Ortada  saldıran, saldırılan, gözleyen,  korkan ve  bir çok hisseden vardır. Gösteren, gösterilen ve göstergenin dansı başlar.  Eğer bu bir film değil belgesel olsa idi, her kişi ve duygudurum için kamera her sekansı ayrı açıdan çekerdi. Haneke, sıkılmayalım, insanız, hay allah, çüş, pfff, demiyelim  diye bunu filme yaymış.  Ve postmodernizmin modernizm tarafından dövüldüğü, ancak bir kazananın olmadığı bu müthiş sahneyi yakalamayı başarmış. Bir insan hiç görmediği ve inanmadığı bir tanrıyı ancak bu kadar güzel tasvir edebilir! Bana göre sinema tarihinin en romantik, en realist, en edebi, en modern, en ilkel ,en boktan, en mükemmel, en şiddetli  sahnelerinden biri bu sahne: Kadın arkada oturur. ( ya da oturan bir kadındır, nasıl okursanız) Toplumun içinde yaşanmasına karşın toplumun vicdanından ne kadar uzaktalığın masalı başlar. Kadın arka sırada otururken biri tarafından tacize uğrar. ( bir erkek tarafından tacize uğrar, nasıl okursanız)  Toplum  denen şeyin içinin kofluğu, burnuna kadar girmeyen bir kokunun, gözüne sokulmayan bir trajedinin, başına gelmeyen bir felaketin, özetle başkalarının, sadece kendi başına gelebilirlikle edindiği bir ahlaki sorgulamadır izlediğimiz. Güdüsel olarak görmemek, bilmemek, eylememek komutları devreye girmiştir. Ancak “ahlak” bize tersini öğretir. Kadının (bireyin) yalnız hissettiği an ve yer de  tam burasıdır. Güdüsel olarak toplumun göz önünde değilliğin endişesi  ve bu ikiyüzlülüğün farkındalığıyla yaşadığı tacizi yok saymaktadır. Tacizde bulunanın kadının yanına oturuşu ve kadına, tanık olunması gereken obje dışında bir seçenek bırakmaması ile, ki biz buna onur, kibir diyoruz, bu denklem de kırılır.  Güdü yenilmiş, öğrenilen/ hoşa gitmese dahi kabul gören devreye girmiştir. Kadın ön sıraya, topluluğun  içine kaçana kadar biz rastgele bir duruma bakmaktayızdır ve hala objektifizdir. Bu baktığımız tablonun adı “gerçek”tir: İçinde, biz olmadığımız sürece tasavvur edebileceğimiz, yorumlayabileceğimiz ve asla olduğu gibiliğiyle karşılaşamayacağımız tek şey... Ön sıraya oturmuş kadın artık kendi kaderini toplumun-diğerlerinin eline bırakmıştır. Diğerlerini oluşturan da kendisidir. Kendi acısı, sorusu, cevabı, huzuru, mutluluğu, sorunu, öfkesiyle başedemeyenlerin oluşturduğu bir plastik saadet zinciri...
  Taciz devam eder, tacize uğrayan tacizciyle başedebilmek yerine topluluğa yanaştığından, aslında,  o topluluğun parçası olmayan bir tacizciye yine o topluluğun parçası olmayan( film içinde fransız olmayan) biri diklenir. Gözlüğünü kadına verir ve ayağa kalkar. Tacizcinin taciz edildiği nokta şimdiki zamanı geniş zamanı taşır. Burda söylem,  gücü elinde bulunduran  “şimdi”den, şartların değiştiği nokta olan “gelecek zamana” geçmiştir. Kavramlar böyle oluşur. Dışardaki “gaze-regard”   (bknz. Lacan) için, hala bir şey olmuyordur. Ama insanlar için çok şey oluyordur. Tacizci metrodan iner. Adam yerine oturur ve kadın ağlamaya başlar. Adama gözlüğünü verir ve teşekkür eder. Bu, toplum ahlakının ince eleştirisidir. Gözönünde olmayana yönelik ezber, göz önünde olan ve başa geleni bu sebeple tiksindirir.
   Bir noktada Tanrı dediğimiz şey dahi, bunu görüp de müdahale edemezken, gerçekliğin bu kalabalığı ve plastikliğine  gerçeğe dokunmak adına tüküren  insanlara selam çakmış Haneke bilgiye ulaşıp, edindiğimizin kapasitemiz ve çabamız kadar olanına ikna olmak yerine en doğrunun  bizim bildiğimiz kadar olduğuna inanıyoruz ya, tanık olmadığımız sürece düşen her  ağaç gibi bu yazdığım da, okuyanına ulaşmazsa Nihat Doğan’ın Albert Camus ile muhabbet etmesine  benzer.  O yüzden bu filmi yapan kadar, anlayan da önemlidir. Hadi iyi izlemeler!
. Hani 2014 yılında saniyede her

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder